19 Temmuz 2014 Cumartesi

Kristof Kolomb'un Şehri: CENOVA



Cenova, yani İngilizce adıyla Genoa, İtalya’nın kuzeybatısında Ligurya bölgesinin başkenti... Yaklaşık 600,000 olan nüfusuyla da özelikle kuzey Afrika’dan hayli göç alan bir şehir burası. Cenova eski şehir merkezinin Le Strade Nuove (Yeni Sokaklar) ve Palazzi dei Rolli (Rolli'lerin Sarayları)'ndan oluşan büyük bir kısmı 2006’dan itibaren UNESCO Dünya Mirasları listesine alınmış. Aynı zamanda zengin sanat, müzik, gastronomi, mimarı ve tarihsel özellilkleri nedeniyle de 2004 yılı Avrupa Kültür Başkenti olmuş bir şehir Cenova.

Cenova - Via Balbi'de bir geçit...
 

Havalimanı şehre fazla uzak değil. Adını Cenova’da doğan Kristof Kolomb’dan alan Cristoforo Colombo Havalimanı oldukça küçük. Havalimanından şehre taksi ile gidebileceğiniz gibi kişi başı 6 Euro ödeyerek Volabus adı verilen “shuttle” otobüslerle merkeze, hem Brignole hem de Principe tren istasyonlarına yarım saatte ulaşım mümkün. Biz de bu servisi kullanarak hızlı bir şekilde merkeze ulaştıktan sonra eşyalarımızı otele bırakıp şehri tanımaya başlıyoruz.

Havalimanı denizin içinde gibi...
 

Principe Tren İstasyonunun da bulunduğu Piazza Acquaverde Meydan’ından Via Balbi üzerinden devam ederek Piazza della Nunziata’ya ulaşıyoruz. Burası küçük bir meydan ve hali hazırda yol inşaatı da devam ettiğinden trafiği biraz karışık. Tam karşımızda buraya adını veren Annutziata del Vastato Kilisesi var. Buradan devam ederek Via P.Bensa Caddesi üzerinden, Via Cairoli’den sağa saparak tam eski şehrin kalbine doğru ilerliyoruz. Bu caddenin sonunda karşımıza çıkan ilk küçük meydan; Piazza della Meridiana. Sonrasında ise, şu anda çoğu müze olan ve Unesco tarafından koruma altına alınan eski binaların yer aldığı Via Garibaldi’ye ulaşıyoruz. Burası eski şehrin tam merkezi ve aynı zamanda bir yaya yolu. 

Annutziata del Vastato

Via Garibaldi


Via Garibaldi’den eski şehrin içinde devam etmek yerine yolumuzu biraz daha uzatarak Piazza della Fontane Marose’den Sal.Santa Caterina’yı kullanarak Piazza Corvetto’ya ulaşıyoruz.  Bu büyük meydandan, Via SS. Giacomo e Filippo Caddesi’ni takip edip Via Serra’ya ulaşıp şehrin en büyük tren istasyonunun bulunduğu Piazza Brignole’de buluyoruz kendimizi. Hemen bu meydanın biraz ilerisinde yer alan Piazza G. Verdi Meydanı’nı da gördükten sonra şehrin en merkezi caddelerinden biri olan ve aynı zamanda nispeten ucuz alışveriş yapabileceğiniz Via XX Settembre’ye  ulaşıyoruz. Ancak Piazza Verdi’nin yanıbaşında, yeşillik ve çiçeklerle yapılmış gemi motifli Piazza della Vittoria Meydanı’nı görmeden geçmeyin. 

Piazza Corvetto

Brignole Tren İstasyonu

Piazza della Vittoria

Via XX Settembre
 

Via XX Settembre caddesi daha çok Eminönü ve Mahmutpaşa’da rastlayabileceğiniz tarzda dükkanları bulabileceğiniz çok da ilginç olmayan bir cadde. Burada aynı zamanda Mercato Orientale denilen daha çok doğu kaynaklı ürünlerin satıldığı bir de Pazar var. Via Settembre’den eski şehre doğru devam ederek Piazza de Ferrari’ye ulaşıyoruz. Bu meydan eski şehrin en önemli meydanlarından biri ve hemen yanıbaşında Palazzo Ducale yer alıyor. Piazza de Ferrari’den Via Dante yönünde ilerlediğimizde hemen sağ tarafımızda Kristof Kolomb’un doğduğu evi ( Casa di Colombo) görüyoruz. Ancak kapalı olduğundan evi ziyaret edemiyoruz. Burayı ziyaret etmek isterseniz ücreti 3 Euro imiş ve hergün 18:00’e kadar açık.

Via XX Settembre

Via Dante'de bir pasaj

Casa di Colombo

Piazza de Ferrari
 

Kristof Kolomb’un evinden sonra rotamız, Via di Porta Soprano’dan devam ederek tekrar ulaştığımız Piazza de Ferrari’deki Palazzo Ducale oluyor. Yapımı 1200'lere dayanan bu büyük bina şimdilerde pek çok sosyal etkinlğe ev sahipliği yapıyormuş ve Temmuz 2001’de de G8 Zirvesi’ne ev sahipliği yapmış.

Via di Porta Soprano

Palazzo Ducale

Palazzo Ducale’nin hem Piazza de Ferrari hem de Piazza Matteo’da iki ayrı kapısı var. Biz de, Piazza Matteo tarafındaki kapısından çıkarak S.Lorenzo Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Buradan sonra bir yaya yolu olan Via S. Lorenzo’dan devam ederek denize yani tarihi liman denilen Porto Antico Bölgesi’ne ulaşıyoruz.  Porto Antico gerçekten oldukça hareketli  bir bölge. Hemen girişinde Eataly gözümüze çarpıyor. İtalya’da Eataly’e gitmeyi ilk gün için tercih etmesek de bir sonraki gün yemeğimizi burada yiyoruz. Eataly’nin üst katta yer alan restoranından liman manzarası bir harika. Porto Antico’nun hemen yanıbaşında Avrupa’nın en büyük akvaryumlarından biri var. Hayvanat bahçeleri ve akvaryumlar pek ilgi alanım olmadığı için burayı es geçiyorum. Unutmadan, Polanski’nin Korsan (Pirates) filminde kullanılmış korsan gemisi de bu limanda sergileniyor ve 5 Euro karşılığı gezilebiliyor. Yine Porto Antico’da halatlarla çekilerek yukardan şehri izleyebileceğiniz bir asansör kurulmuş.

S.Lorenzo

Via S. Lorenzo

Porto Antico

Korsan Gemisi

Liman Bölgesi

Porto Antico
 

Hazır asansör demişken, Piazza del Portello’daki asansörle Spianata di Castelletto’ya çıkarak şehri kuşbakışı izlemeyi de ihmal etmeyin derim. Yukarı yürüyerek çıkabileceğiniz gibi hemen bu meydandaki asansör girişinde yer alan makinalardan 0.90 Euro’ya bilet alarak bir dakika içinde yukarı çıkabilirsiniz. Dönerken de, diler aynı yolu kullanarak aşağı inebilir ya da yürüyerek inmeyi deneyebilirsiniz.

Spianata di Castelletto

Spianata di Castelletto'dan görünüm

Asansör


Asansörün giriş bölümü
 

Artık vakit hayli ilerlediğinden ve biz de gün boyu oldukça yorulup kahve içmek dışında bir mola vermediğimizden artık yemek yemek için tekrar şehir merkezine dönüyoruz. Akşam yemeği mekanımız, otelden tavsiyesini aldığımız Squarciafico. Hemen S.Lorenzo Kilisesi’nin arkasındaki sokakta yer alan bu restoran öğlen 12:30-14:30, akşam da 19:00’dan sonra hizmet veriyor. Onun dışında dıştan restorana benzemeyen kale kapısı gibi kapalı bir kapısı var. Ancak, buraya gittiğimize değiyor ve gerçekten çok lezzetli bir yemek yiyoruz. Çok  turistik olmayan daha çok yerli halkın geldiği bir mekan burası. Özellikle bir Cenova klasiği olan pesto soslu mendil makarnanın tadına bakmayı unutmayın.  Cenova, pesto sosonun yanısıra focaccia adıverilen bir nevi pide ya da ekmeğiyle ve farinata adı verilen nohut, un, tuz ve suyla hazirlanip bakir tepside pişirilen bir çeşit hamur işi ile de tanınıyor. Şehirde focaccia satan pek çok fırın var ama otelden bize söylendiğine göre Via Balbi üzerindeki La Focacceria bunlardan en ünlülerinden birisiymiş. 

Squarciafico


farinata & focaccia


Osmanlılar döneminde sıkça adına rastladığımız Cenevizlilerin merkezi olmuş bu şehirde, gençlerin çoğu İtalyanca dışında Türkçe ve Arapça’nın karışımından oluşan Cenevizce de konuşuyormuş. Cenova’dan aklında ne kaldı derseniz, neredeyse bütün Cenova binalarını kaplayan yeşil panjurlar  diyebilirim sanırım. Ancak Cenova, fazla göç almasından olsa gerek hem diğer İtalyan şehirlerine göre daha pis hem de Napoli kadar olmasa da güvenlik konusunda pek de rahat etmediğim bir şehir olarak aklımda kaldı. Tabi çok merkezi bir bölgede yer aldığından özellikle bizim de yaptığımız gibi Cinque Terre ve Portofino gibi direkt uçağın olmadığı bölgelere de buradan trenle hızlı bir şekilde ulaşmak mümkün. 

Cenova Eski Şehir

5 Temmuz 2014 Cumartesi

PARIS



Paris’le ilk tanışmam yıllar önce o zaman çalıştığım Fransız firmasının bir iş toplantısı sayesinde olmuştu. O zamandan beri de hem iş amaçlı hem de turistik amaçlı defalarca gidip geldim bu dillere destan şehre... Romantizmin başkenti dense de çok farklı sebeplerle gittiğimden olsa gerek bende her gittiğimde farklı duygular bırakır Paris. Tek bir yazı ile Paris’i anlatmak pek mümkün değil, yazı dizisi işi de bana göre değil; o yüzden bu yazıda Paris’in olmazsa olmazlarını anlatmak sanırım daha akıllıca bir yol olacak... 

Seine Nehri

Paris’te iki büyük havalimanı var; Charles de Gaulle ve Orly. Genelde büyük havayolları daha yeni ve bir o kadar da karışık olan Charles De Gaulle havalimanını kullanıyor. Biz de Charles de Gaulle’e ulaştıktan sonra 10,50 Euro ödeyerek Roissybus adı verilen ve Opera Meydanı’na kadar hızlı bir şekilde giden otobüsü kullanmayı tercih ettik. Bu otobüsün durağı, havalimanının geliş katında 32 no’lu kapıdan çıktığınızda hemen karşınızda. İsterseniz tren, metro veya şehrin başka yerlerine giden otobüslerle de havalimanından şehir merkezine ulaşabilirsiniz. Taksi ile ulaşım ise biraz daha masraflı, havalimanından Opera’ya gitmek isterseniz 50 Euro civarı ödemeniz gerekiyormuş.

Son gittiğimde şehrin tam kalbi sayılabilecek bir noktada, Opera’da kaldım. Dolayısıyla Paris’in olmazsa olmazlarına buradan başlayacağım. Opera Binası, gerçekten görülmeye değer güzel bir yapı. Hemen karşısında ise ünlü alışveriş zinciri Galeries Lafayette’in merkez binası var. Buranın gerçekten hem dıştan hem içten çok estetik ve güzel bir mimarisi var. Alışveriş yapmasanız bile mutlaka içine girip görmenizi öneririm. Ve en üst katındaki terasından şehri kuşbakışı izlemeyi de ihmal etmeyin.

Opera

Galeries Lafayette

Galeries Lafayette

Opera’dan sonra durağımız,  Avenue de L’Opera’dan geçerek ulaştığımız Louvre Müzesi oluyor. Louvre’u gezmek istiyorsanız, uzun kuyruklarda beklememek adına mutlaka biletinizi önceden internet üzerinden alın. Müzeyi, Salı hariç her gün ziyaret edebilirsiniz ve giriş ücreti de 12 Euro, geçici sergiyi de gezmek isterseniz 16 Euro’luk kombine bilet alabilirsiniz.

Jardin de Tuileires & Louvre

Louvre
 
Louvre’un önünden devam eden Jardin des Tuileires’den (Tuileires Bahçesi) geçerek ulaştığınız Place de la Concorde aynı zamanda meşhur Champs Elysees (yani Şanzelize) Caddesinin de başlangıcı. Place de la Concorde’da yer alan dikilitaş bizim Sultanahmet de yer alan dikilitaşın bir benzeri ve Osmanlıların Mısır Valisi tarafından dönemin Fransız Kralına hediye edilmiş. 


Place de la Concorde

Paris’i yaya olarak gezmek şehri keşfetmek için iyi bir yol olsa da mesafeler uzun olduğundan ve farklı noktalarda görülecek yerler olduğundan metro ya da toplu taşımayı kullanmak şart. Başka bir alternatif de Big Bus denilen şehir turu otobüslerinden faydalanmak. Bu otobüslerle 2 günlük bilet aldığınızda hem gezdiğiniz yerler hakkında bilgi alıyor, hem de istediğiniz durakta inerek bölgeyi gezdikten sonra sonraki otobüsle turunuza devam edebiliyorsunuz. Bizim kullandığımız  Big Bus’ın iki günlük ücreti 33 Euro idi, ama bu şekilde çalışan başka otobüsler de mevcut Paris’te.

Otobüsle turumuza Opera’dan başladıktan sonra Louvre’dan geçerek Seine nehri boyunca ilerliyor belki de Seine üzerindeki en bilinen köprülerden biri olan Pont des’Artes’da mola alıyoruz. Bu köprü yıllardan beri aşkını ölümsüzleştirmek isteyen çiftlerin bağladığı kilitlerle dolu. Pont des’Artes, aynı zamanda Sex & City dizisinin final sahnesinde Carrie ile Mr. Big’in meşhur öpüşme sahnesinin geçtiği köprüymüş.

Pont des'Artes
 
Buradan devam ederek Pont Neuf’den geçip doğu yakasına ulaşıyoruz. Paris’in belki de en güzel semtlerinden biri olan St.Germain’deyiz.  Ancak buraya geçmeden önce hemen Pont Neuf’un yanıbaşındaki Notre Dame Kilisesi’ni görmemek olmaz tabi. Önünde çoğu zaman uzun kuyruklar olmasına rağmen, kuyruk hızlı ilerlediği için beklemeye ve içini görmeye değer...

Notre Dame

Notre Dame ziyaretinden sonra artık doğu yakasına geçip St. Germain Bulvarı üzerinde kafelerden birinde kendinize güzel bir kahve molası verebilirsiniz. Bu caddedeki kafelerden en bilinenleri Cafe des Flores ve Cafe des Deux Magots. Cafe des Flores, St. Germain Bulvarı ile Rue St. Benoit’ın köşesinde, Cafe des Deux Magots ise St. Germain Bulvarı ile Rue Bonaparte’nin köşesinde. Hazır gelmişken Rue Bonaparte üzerindeki St.Germain des Pres Kilisesi’ni de ziyaret edebilirsiniz. St.Germain’i kesen en büyük ana cadde olan St. Michel Bulvarı üzerinden nehrin aksi yönünde ilerlediğinizde ise karşınıza Jardin du Luxembourg geliyor. Burası da görülmeye değer bir bahçe.

Cafe de Flores

St. Germain Bulvarı & Cafe de deux Magots
 
St. Germain Bulvarı üzerinden devam ederek Rue de Bac’dan sağa nehre doğru döndüğünüzde ise Paris’in diğer önemli bir müzesi olan Musee D’Orsay’a ulaşıyoruz. St. Germain bölgesine, Sorbonne Üniversitesi kampüsü de burada olduğundan Latin Quartier deniyor. Eskiden burada öğrenciler tarafından konuşulan dil Latince olduğu için bu isim verilmiş. 


Sorbonne Üniversitesi Rasat Kulesi
 
Hazır yeri gelmişken, kısa bir bilgi vermeden geçmeyeyim; Seine Nehrinin batısı yani bizim de kaldığımız ve Opera, Zafer Takı (Arc de Triomphe), Louvre gibi yapıların da olduğu bölüm daha çok burjuvaların oturduğu, doğu yakası ise sanatla ilgilenen kesimin oturduğu ve daha bohem bir hayatın yaşandığı bölümmüş. 

Seine
 
Kaldığımız yerden devam edecek olursak, Musee d’Orsay’dan ilerleyip Pont de la Concorde Köprüsü’nden geçerek tekrar Place de la Concorde ‘da buluyoruz kendimizi.  Champs Elysees’de gezmeye hazırız artık. Champ Elysees’nin sonunda ise bütün ihtişamıyla, tam 12 büyük caddenin kesişim noktasındaki, Place d’Etoile bizi karşılıyor. Bu meydandaki en önemli yapı da tabi ki Arc de Triomphe (Zafer Takı). Arc de Triomphe’a açılan caddelerden biri olan Avenue Kleber üzerinden ilerleyerek ulaşılan Trocadero ise Paris’in alamet-i farikası Eyfel Kulesi’ni en iyi görebileceğiniz noktalardan biri. Trocadero’nun tam karşısında nehrin diğer yakasındaki Eyfel Kulesi çelik yapısıyla şehrin romantik yapısıyla büyük bir tezat oluştursa da Paris’in sembolü olmuş.


Arc de Triomphe
 
Eyfel Kulesi
 
Arc de Triomphe ile Place de la Concorde arasında kalan Champs Elysee Caddesi de genişliği ve kalabalığı ile ün yapmış hayli turistik bir cadde. Bu cadde üzerinde pek çok restoran, kafe ve daha çok pahalı mağazalar yer alıyor. Özellikle pahalı Fransız markalarının en az bir şubesi var bu cadde üzerinde. Yakın zamana kadar ucuz satış yapan H&M gibi markaların burada şube açmasına da izin verilmiyormuş. Champs Elysees’ye açılan Montaigne Caddesi de pahalı mağazalara ev sahipliği yapan diğer bir cadde ve nehre kadar uzanıyor.

Champs Elysees

Champs Elysees
  
Champs Elysees

Montaigne Caddesi

Son olarak Paris ile özdeşleşen başka bir noktadan bahsetmeden geçmek olmaz. Sacre Coeur (yani Kutsal Kalp) Bazilikası, şehrin batı yakasında ve şehri kuşbakışı gören bir noktaya inşa edilmiş. Buraya, gece klüplerinin olduğu, hatta filmlere konu olmuş ve kankan dansının doğduğu yer olarak bilinen Moulin Rouge’a da ev sahipliği yapan, Pigalle’den doğuya doğru devam edip yokuş yukarı tırmanarak gidiliyor. Bu bölgenin adı Montmartre ve dilerseniz Pigalle’den başlayan Rochechouart Bulvarı üzerinden ilerleyip sola doğru açılan yokuşlu sokakların birinin sonundaki fünikülere binerek de Sacre Coeur’e ulaşabilirsiniz. Fünikülere doğru giden bu yolda, hediyelik eşya satan pek çok dükkan var ve fiyatlar, şehrin diğer merkezi noktalarına göre çok uygun.  Sacre Coeur’e ulaştığınızda ise olağanüstü bir Paris manzarası sizi karşılıyor ve o kadar yolu çıktığınıza değiyor.  Sacre Coeur’un etrafı aynı zamanda pek çok ressama da ev sahipliği yapıyor ve bu bölge Ressamlar Tepesi olarak da biliniyor. Burası tarih boyunca Monet, Picasso, Van Gogh gibi isimlerin de yaşadıkları dönemde uğrak yeriymiş. 

Ressamlar Tepesi

Pigalle

Sacre Coeur

Sacre Coeur

Dediğim gibi, her gidişte farklı bir yönünü keşfettiğim bir şehir Paris. Bir yanıyla kalabalığı ve karmaşasıyla bir büyükşehir, diğer yanıyla da buram buram romantizm kokan küçük Avrupa şehirlerini barındırıyor içinde. Tam da bu sebepten dolayı sürprizlerle dolu...